Yumurta içerden kırıldı, Anka çıktı, kabuk parçalandı, ışık kaynakları oluştu. Hayretinden ağladı, gözyaşları birikti su oluştu. Suya baktığında yansımasını gördü. İlk defa “cab ul ka” dedi, sevinçten on sekiz kez kanat çırptı. Kanatlarından dokuz tüy suyun üzerine düştü. Fakat tüylerini kıskandı. Geri almak için daha şiddetli kanat çırptı. Kanatlarının şiddetinden rüzgarlar oluştu. Tüyler birbirlerine yaklaştı, sıkıştı, taşlaştı. Suda gördüğü yansımaya benzeyen bir kıta meydana geldi. Kaya parçasını sevdi, hayretle ikinci kez “cab ul ka” dedi. Onun canlanıp kendisi ile beraber uçmasını istedi, üstünde kanat çırptı. Bu uçuşundan dökülen tüylerse kaya parçasını örtüp toprağa dönüştü. Önce canlılar, sonra bitkiler, sonra turnalar, sonra diğer kuşlar meydana geldi. Turnaları sevdi, üçüncü kez hayretle “cab ul ka” dedi. Turnalar ilk defa “cab ul ka” sesini işitti, ses tüylere sır oldu, bu isim verildi. Sesi arayan turnaların aşkı Kafdağı’nı var etti.”
Başta yazdıklarım, turna tüylerinden dinlediklerimdir. Ne bir eksik ne bir fazla. İşte başlangıç böyle var oldu. Turnalar, Cabulka’nın her yerinde o sesi aradı. Taşı, toprağı, ateşi, ağacı, suyu, yıldızları, diğer varlıkları, kuşları dinlediler. En derin çukurdan, en yüksek zirveye… Aradıklarını rüzgârın sesinde duyumsadılar. İşte zamanı anlamaları, rüzgarların birleştiği anı keşfetmeleriyle başladı. O anın içine girdiler. Yolculuk yaptılar. Yolculuktan bazıları döndü. İlk yolcuların döndüğü anı, zamanın başlangıcı kabul ettiler. Böylece Cabulka’da zaman ve yol birbirine bağlandı. Sırları da turnaların tüylerine mühürlendi.
Tekrar yolculuk etmek için sabırla rüzgârın birleştiği anı beklediler. Kuşaktan kuşağa, nesilden nesile… İkinci yolculuğa turnalardan farklı kuşlardan da katılanlar oldu. Bazıları uçtu, bazıları düştü. Yol ve yolculuk, Cabulka’da bilinen bir şey oldu. Fakat bilenler söylemedi, söyleyenler bilmedi…
Üçüncü yolculuğa ise bütün turnalar birlikte kanat açtı. Onların göç etmesi Cabulka’da bir zelzeleye sebep oldu. Turanta mağarası o sarsıntıyla oluştu. Turnalardan çoğu Kafdağı’nda, sır olanların tüyleri ise burada, Turanta mağarasındadır. Burada sır olmak, mum gibi eriyip ışığa dönüşmektir.
Ben Kalemmes. Bu satırları kadim turna şehrinin toprağa gömülmesine tanık olmuş bir puhu olarak yazıyorum. Zaman böyle başladı, böyle devam etti.
Yolculuğun bilindiği yere Bilinen Diyar, bilinmediği yere ise Karanlık Diyar adını ben verdim. Ne yazık ki yolun başladığı yer iki diyar arasında, arafta kaldı.
Her yeni gün için o ayın kulesine bir taş koymayı turnalardan öğrendim. Koyduğum taşlar kırka tamam olunca Anyıldızı’nın parladığını bana gösterdiler. Yedi ay kulesi bitimini bir yıl sayıyorum. Turna hesabına göre yedi bin ay kulesi tamam olunca yeni bir devir başlıyor. Her devrin sonunda, bin yılda bir rüzgâr yolu tekrar açılıyor. Bir önceki devrin son taşını üç yüz yıl önce koydum. O günden sonra hiç turna görmedim. Özlüyorum. Bana görünmeden sır olanlardan duyuyorum Kafdağı’nın neşesini…
Rüzgarlar ile yön bulmayı da turnalar öğretti. Anyıldızı’nın göründüğü yönden esen Anseven’in aksi yönünde Yelkumca eser. Bir kanattaki denizden diğer kanattaki denize, bu iki rüzgarla uçarız. Bu iki rüzgârla kesişen dört rüzgâr daha vardır. Onlarla da gagadan kuyruğa varırız. Yaşadığımız diyara nefes olan Nefesyel’i ve Âlâ Deniz’den gün ortasında neşe saçan Esengün’ü hep sevmişizdir. Gecenin karanlığında Geceyel coşar. Bir de Nefesyel’e adı gibi zıt olan Kurakyel vardır ki bize en uzaktan o eser.
Günlerden Büjem, aylardan Helhese. İkinci devrin üç yüzüncü yılındayız. Ben, bana öğretildiği gibi kaydediyorum zamanı. Zaman da rüzgâr gibi... Şekli yok ancak her şey onun içinde. O da güçlü ve sabırlı.
Bunları, benden sonrakiler için yazdım. Çünkü sözler de kuşlar gibi rüzgâr sever. Rüzgâr dinmedikçe söz de konmaz. Bunları Droan’ın oğlu Kalemmes yazdı.